
Tosyalı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı, sektörde yaşanan son gelişmeleri, grubunun büyüme yolculuğunu ve yeni yatırımları, Capital’de Nilüfer Gözütok Ünal’a konuştu.
İşte o röportaj;
Türkiye’de son dönemde sanayinin en büyük sorunlarından biri de ithalat baskısı. Geçtiğimiz hafta çelik sektörünün en büyük fuarlarından Tube and Wire Fuarı’nda bir araya geldiğimiz Tosyalı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı da en çok bu noktaya dikkat çekiyor.
Uzun süredir sektörün Çinli üreticilerin haksız rekabetiyle karşı karşıya olduğunu dile getiren Tosyalı, sektörde üretim kapasitesinin düştüğüne, yeni yatırım iştahının kalmadığına dikkat çekiyor.
Güçlü bir yerli çelik sektörüne sahip olmanın bir ülkenin bağımsızlığı kadar önemli olduğunun altını çizen Fuat Tosyalı, ithalatın sektöre verdiği zararı da çarpıcı biçimde şöyle dile getiriyor:
“İthalat, kontrolsüz yapıldığında sanayi için zehirleyici bir şeydir. Bir dönem ucuz iş gücümüz vardı, ham maddemiz yoktu; o günün şartlarında bu model doğruydu. Ama bugün Türkiye o noktada değil. Artık iş gücümüz ucuz değil üretim kabiliyetimiz var. Buna rağmen eski rejimlerle devam etmek sanayiyi zayıflatıyor.”
‘TÜRKİYE’NİN BU İTHALATA DAYALI İHRACAT YAPISINDAN ÇIKMASI GEREKİYOR’
İthalat ve enflasyon tartışmasına, “İthalatı kesersek enflasyon olur deniyor. Ama her türlü mal serbestçe geliyor da enflasyon duruyor mu? Enflasyon sadece ithalatla ilgili bir konu değil” sözleriyle değinen Tosyalı’ya göre çözüm de şöyle:
“Türkiye’nin bu ithalata dayalı ihracat yapısından çıkması gerekiyor. Kısa vadede bazı etkileri olabilir ama yerli üretim arttıkça piyasa kendi dengesini bulur. Bu dönüşümden korkmamak lazım; sanayi ancak böyle ayağa kalkar.”
Artan ithalat baskısı ve küresel rekabet çelik sektörünü zorlarken Tosyalı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı, sanayinin çıkış yolunun yerli üretimde olduğunu belirtiyor. Tosyalı, “Türkiye’nin bu ithalata dayalı ihracat yapısından bir an önce kurtulması gerekiyor. Yerli üretim arttıkça piyasa kendi dengesini bulur” diyor.
‘REKABETİN TANIMI HIZLA DEĞİŞİYOR’
Demir çelik sektöründe rekabetin tanımı hızla değişiyor. Artık yalnızca üretim kapasitesi ya da maliyet avantajı yeterli olmuyor; ticaret politikaları, karbon regülasyonları ve küresel arz-talep dengesindeki kırılmalar sektörün yönünü yeniden çiziyor.
Tosyalı Holding de bu dönüşümün merkezinde yer alan oyunculardan biri. Üç kıtaya yayılan 50’yi aşkın üretim tesisi, 15 milyon tonluk sıvı çelik kapasitesi ve dünya sıralamasında 84’üncülükten 30’u sıralara yükselen performansıyla Tosyalı, bu yeni dönemde ölçek kadar verimlilik ve sürdürülebilirliği merkeze alan entegre üretim modeliyle konumlanıyor.
Tosyalı ile 13-17 Nisan tarihleri arasında Almanya’nın Düsseldorf şehrinde düzenlenen dünyanın en önemli demir çelik buluşmalarından Tube & Wire Fuarı’nda bir araya geldik. İki yılda bir düzenlenen fuara bu yıl da dikkat çeken bir katılım gerçekleştiğini belirten Tosyalı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı, sektörün içinden geçtiği yapısal dönüşümü şöyle değerlendirdi.
KÜRESEL ÇELİK SEKTÖRÜNDE NASIL BİR DÖNÜŞÜM YAŞANIYOR?
Dünyanın son yıllarda her zamankinden daha hızlı ve karmaşık bir dönüşümden geçtiği, ekonomi, üretim ve ticaret dengelerinin yeniden şekillendiği görülüyor. Çelik sektörü de bu küresel değişimden doğrudan etkileniyor. Son beş yılda yüz milyonlarca tonluk kapasite atıl kaldı, fakat arz-talep dengesi hala tam sağlanamadı. Bu tablo artık sadece kapasite artırmak ve büyümenin yeterli olmadığını gösteriyor. Maliyet avantajı tek başına belirleyici olmaktan çıktı. Ticaret politikaları, anti-damping önlemleri ve karbon regülasyonları oyunun kurallarını köklü biçimde değiştiriyor. Bu nedenle sektörde küresel ölçekte daha stratejik bir rol paylaşımına ihtiyaç var. Avrupa başta olmak üzere enerji maliyetlerinin yüksek olduğu bölgelerde üretim yerine ithalatın devam etmesi maliyetleri yaklaşık yüzde 20-30 azaltabiliyor. Bu yaklaşım uzun vadede rekabetçiliği güçlendirirken daha yüksek katma değerli üretimin korunmasına da katkı sağlıyor. Türkiye ve Cezayir gibi kapasitesi uygun ülkeler yeşil çelik tedarikçisi konumunu sürdürebiliyor. Bu modelin hayata geçmesi için daha fazla ortak akıl ve iş birliği gerekiyor.
SON OLARAK AVRUPA’DA BİR SATIN ALMA GERÇEKLEŞTİRDİNİZ. ORADA NASIL BÜYÜYORSUNUZ?
İspanya’da satın alınan TSS tesisinde iki yıl içinde üretim 13 kat, ciro 10 kat, çalışan sayısı 4 kat artırıldı. Tesis halihazırda spiral boru üretimi yaparken başlatılan 120 bin ton/yıl kapasiteli ERW yatırımıyla güneş enerjisi alanına yönelik boru ve profil üretimi de eklenecek.
“KORUMACILIĞA GEÇMEK GEREKİYOR”
İlk çeyrekte artan ithalat baskısını net şekilde gördük. Bu baskı kontrol altına alınamıyor ve Türk çelik sanayisinin kapasite kullanımını daha da aşağı çekiyor. Önümüzde zor bir dönem var, kolay geçmeyecek. Aslında yeni bir formüle gerek yok. Avrupa ne yapıyorsa, Amerika ithalata karşı ne yapıyorsa formül belli. Korumacılığa geçmek gerekiyor. Çelik endüstrisi olmayan bir ülkenin bağımsızlığından söz edilemez. Çelik yoksa diğer sanayiler de sürdürülemez. Bu nedenle sektörün kapasitesini ve kabiliyetini korumak zorundayız. Biz sosyal çarkın bir parçasıyız. Verdiğiniz para yine bu ülkenin başka bir vatandaşına gelir olarak dönüyor. Türkiye’nin toplam çelik üretimi yaklaşık 36 milyon ton. Erdemir, Kardemir ve diğer bütün üreticiler dahil. Buna karşılık Çin’de tek başına 37 milyon ton üreten bir firma var. 2000 yılında devletten 150 bin tonluk bir hat almış, sonra bunu 1,5 milyon tona, ardından 10 milyon tona çıkarmış. Bugün 37 milyon ton üretimden söz ediliyor. Devletin güçlü teşviki var. Bu nedenle fiyat ve vade tarafında rekabet etmek çok zorlaşıyor.
“YEŞİL ÇELİKTE AÇIK ARA ÖNDEYİZ”
“Yeşil çelikte Tosyalı olarak açık ara öndeyiz, en ön sıralarda gidiyoruz. Zaten bu başarımızdan dolayı Almanya’nın en önemli projelerinden birinde yer alıyoruz. Şu an Almanya’da Ren Havzası’ndaki eski kömür madenleriyle ilgili dev bir proje yürütülüyor. İçi boşaltılmış kömür madenlerine su basılarak buralar büyük göllere dönüştürülüyor. İşte bu projenin, yani Ren Nehri’nden Ruhr Havzası’na su taşıyacak olan boru hattının tüm borularını biz tedarik ediyoruz. Bu projede bizi tercih etmelerinin temel sebebi, borularımızın karbon salımı düşük olan yeşil çelikle üretilmiş olması. Almanlar gibi hassas bir pazarın böylesine çevreci bir projede bizi seçmesi, bizim üretim standartlarımızın dünyadaki yerini kanıtlıyor. Şu an oraya muazzam bir sevkiyat gerçekleştiriyoruz.
SANAYİCİ NASIL AYAĞA KALKAR?
İthalat, kontrolsüz yapıldığında sanayi için zehirleyici bir şeydir. Bakın, rahmetli Özal zamanında ‘Dahilde İşleme İzin Rejimi’ çıkarıldı. O günün şartlarında bu muazzam bir formüldü; çünkü Türkiye’de boşta bekleyen çok güçlü ve ucuz bir genç iş gücü vardı ama üretecek ham maddemiz yoktu. Özal dedi ki; ‘Ham madde dışarıdan gelsin, biz burada iş gücümüzle birleştirelim ve ihraç edelim.’ Biz o dönemde aslında ürün değil, sadece ucuz emeğimizi sattık. Ancak bugün Türkiye o noktada değil. Artık iş gücümüz ucuz değil, aksine emek pahalılaştı. Öte yandan artık Türkiye’de üretilemeyecek hiçbir şey de kalmadı. Hal böyleyken, o eski rejimlere artık ihtiyacımız yok; bunların güncellenmesi lazım. ‘İthalatı kesersek enflasyon olur’ korkusuyla hareket ediliyor. Peki, her türlü mal serbestçe geliyor da enflasyon duruyor mu? Enflasyon sadece ithalatla ilgili bir konu değil. Türkiye’nin bu ‘ithalata dayalı ihracat’ yapısından bir an önce kurtulması şart. Elbette bunun geçici bazı komplikasyonları olabilir ama serbest piyasada bir alan kârlı görünürse herkesin elinde hesap makinesi var; yerli yatırımcı hemen oraya yatırım yapar. Yerli üretim arttıkça da piyasa kendi dengesini bulur. Bu dönüşümden korkmamak lazım; sanayi ancak böyle ayağa kalkar.”